·3 dk okumaDüz yazı

Çita - orman - av alegorisi


Bir orman düşün. Sonu yok. Ne kadar koşarsan koş, ağaçların arasından yeni ağaçlar çıkıyor. Bu ormanda her avcının tek bir avı var. Başka av yok. O bitmeden yenisi gelmiyor. Yakaladığında yenisi beliriyor, yakalayamadığında ise sen bitiyorsun.

Hangi avın peşinde koşacağını kimse seçmiyor. Kimi doğduğu gün önünde bir kuzu buluyor, kimi bir geyik, kimi bir fil. Çita ise bir kuş buluyor. Dünyanın en hızlı hayvanı, gökyüzüne bir sıçrayışla ulaşamayacağı, zar zor yetişebildiği ve yakaladığında da karnını ancak doyurmaya yeten beş gramlık bir kuş.


Av türü değişmiyor, ama av değişiyor. Kuşu çabuk yakalarsan bir sonraki kuş en fazla beş gram büyüyor. Geç kalırsan küçülüyor ve bu küçülmenin sınırı yok. Beş gram, on gram, on beş gram… Kuş büyüdükçe koşu uzuyor, sıçrayış yükseliyor. Bir gün yirmi beş gramlık bir kuşun peşinde koşarken geç kalıyorsun ve o kuş ya elinden kaçıyor ya da o kadar yoruyor ki yakaladığın şey kaybettiğin nefesi bile geri vermiyor. Bu yüzden bu ormanda her avın başarılı geçmek zorunda. Birini kaçırmak, yirmisinin kazancını silebiliyor.


Ormanın öbür ucunda başka bir orman var. Orada av bir bufalo ve bir tondan başlıyor. Her yakalayışta elli kilo büyüyor. İki avcı da aynı ustalıkla koşuyor, aynı terle ıslanıyor ve aynı ölüm korkusuyla sıçrıyor. Ama biri gramlarla, öbürü tonlarla büyüyor. Aradaki fark her av sonrasında biraz daha açılıyor. Bunu kimse bilerek yapmıyor. Kimse oturup "şuna kuş, buna bufalo" demedi. Orman böyle.


En tuhaf kısım ise şu: Bufalo ormanındaki avcı çoğu zaman bunu kendi hızına bağlıyor. Tonlarca et getirdiği için kendini daha iyi bir avcı sanıyor. Kuşun peşinde ölen çitayı ise hiç görmüyor; çünkü kimse ıskalayanın hikâyesini anlatmıyor. Ormanın hafızası yalnızca kazananları kaydediyor.


Sonra biri gelip ikisini yan yana koyuyor: "Bak, o bir ton getirdi, sen yirmi beş gram." Sanki bu iki sayı aynı cetvelle ölçülebilirmiş gibi. Sanki elma ile armudu toplayınca ortaya anlamlı bir sonuç çıkıyormuş gibi. Oysa sayı, onu üreten her şeyi siliyor: nereden başladığını, neyin peşinde koştuğunu, ne kadar yorulduğunu. Geriye çıplak bir rakam ve o rakama göre verilmiş bir hüküm kalıyor.


Bunun saçma olduğunu bilmek de bir şey değiştirmiyor. Hesabın yanlış olduğunu görüyorsun ama o yanlış hesabın sonucunda yaşamaya devam ediyorsun. Kuşu yine yakalamak zorundasın. Yarın yine koşacaksın.

Çita bazen durup nefeslenirken arkasına bakıyor ve koştuğu yolu görüyor. Az yol değil. Kimsenin arkasında durmadığı, kimsenin kaldırmadığı düşüşlerden kalkarak koşulmuş bir yol. Sonra önüne bakıyor ve önünde daha çok yol olduğunu görüyor. İkisi de doğru. İkisi aynı anda doğru.


Kendiyle gurur duyuyor, çünkü elinden geleni yaptı. Kendine üzülüyor, çünkü elinden gelen bu ormanda yetmiyor. Daha iyi ormanlarda doğanlara imreniyor. İmrenmek haset değil; kimsenin kaybetmesini istemiyor, sadece bir gün o düzlüklerde de koşabilmeyi istiyor.

Zaman da bu koşunun içinde bir yerde, ama sanıldığı yerde değil. Zaman ne kadar yol aldığını ölçmüyor; ne kadar yandığını ölçüyor. Her koşu yüzde bir iz bırakıyor. Bazıları o izleri kapatmaya çalışıyor, olmadığı kadar büyük bir av getirmiş gibi davranıyor. Bazılarıysa izlerini taşıyor. Bir ömrün sonunda asıl mesele belki de hangi ormanda olduğun değil, o izlerin pişmanlık mı yoksa hakkı verilmiş bir yanık mı olduğudur.


Çünkü ormanın tek adil kuralı şu: Kimsenin avı bitmiyor. Kuşun peşindeki çita da bufalonun peşindeki aslan da ancak öldüğünde duruyor. Herkes farklı yerden başlıyor, ama herkes aynı yerde bitiriyor.


Çita bunu biliyor. Ormanın adil olmadığını biliyor. Kuşun hiçbir zaman bufaloya dönüşmeyeceğini de biliyor. Yine de her sabah koşuyor. Bir gün kazanacağına inandığı için değil. Çita olduğu için. Koşmak onun için bir umut değil, kim olduğunun kendisi.


Paylaş

𝕏 Twitter💬 WhatsApp📘 Facebook